|
Katamaranlarıyla koyda olan bir Alman çift rastladıkları bir balıkçı teknesinin mürettebatını çay içmeye çağırmış. Bizi de davet ettiler. Kabul ettik. Güneşin batmasıyla birlikte balıkçılar geldiler. Toplam 5 kişiydiler. Ne onlar tek kelime İngilizce biliyordu, ne de biz tek kelime Arapça. Tarzanca bir şekilde anlaşmaya çalışırken içlerinden biri Whisky diye tutturdu. Ev sahipleri teknelerindeki votkayı getirdiler. Adamlar başladılar içmeye. Ama ne içme! Koca bir bardağı ağzına kadar doldurup bir dikişte bitiriyorlardı. Baktık iş çığırından çıkmak üzere. Şişeyi ortadan kaldırdık. Ama adamlar kör kütük sarhoş oldu bir kere. Başladılar ev sahibi Alman hanımla Sophie'ye pis pis bakmaya. "Bu işin altından nasıl çıkacağız bakalım" diye düşünürken teker teker içtiklerini çıkarmaya başladılar. Anladık ki adamlar alışkanlıktan değil, bilmediklerinden dozu kaçırmışlar. Tabii ondan sonra özür falan dileyip teknelerine atlayıp yok oldular. Neyse ki gece bir problem çıkmadan sona erdi. Ertesi gün nefis bir havada demir alarak yola çıktık. Rüzgâr yok gibiydi. Çarşaf gibi denizde tüm gece motorla yol aldık. Sabahleyin güneşle birlikte rüzgâr da geldi. Tam kafadan gelen rüzgâr güneşin yükselmesiyle arttıkça arttı. Ama Port Ghalib'e gelmiş sayılırdık. 2 saat bu sertleşen rüzgârda biraz dövündükten sonra marinaya girdik. Burası çöl ortasına kurulmuş bir otel ve marina kompleksi. Daha çok yeni, her tarafta iş makineleri çalışıyor. Fakat otel işlemeye başlamış. Oldukça lüks ve rahat bir yere benziyor. Rüzgâr birkaç gün sert esecek gibi. Burası havanın düzelmesini beklemek için oldukça iyi bir yere benziyor. Aylardır marinaya girmemiştik. Biraz keyfini süreriz artık! |














