Ertesi gün buradan ayrılarak yakındaki koylardan birine gittik. Şu anda burada kıçtan halatlarla karaya bağlı duruyoruz. Türkiye'nin deniz tatili için ne kadar uygun olduğunu fark ettim burada. Koylar çok korunaklı, üstelik okyanusun hırçın dalgaları durmak bilmeksizin kıyılarını dövmüyor. Denize 'aman köpekbalığı gelir, aman vatoz çarpar' korkuları olmadan gönül rahatlığıyla giriyorsunuz. Gerçi su aklımda kaldığından daha soğuk geldi. Tropikal bölgeden çıkıp buraya gelince Akdeniz bile ne havasıyla, ne deniz suyuyla o kadar sıcak gelmiyor insana. Karaya çıkıp biraz dolaşınca her yerde arkeolojik bir şeylere rastlıyorsunuz. Seyirler de çok kısa. Aynı gün karar verip koy değiştirbiliyorsunuz. Üstelik hemen her yerde erzak ikmali yapabilecek ufak bir yerleşim yeri bulmak mümkün. Türkiye'deyken bana doğal gelen bu özelliklerin uzaklara gidip gelince ne kadar az bulunur nimetler olduğunu anladım. Bugün çok güzel ve anlamlı bir buluşma yaşadık. Sri Lanka'dan beri yollarımızın sürekli kesiştiği Vagabond Heart adlı Avustralya teknesi bizim olduğumuz koya geldi. En son Süveyş'in çıkışında karşılaşmış, onlar Kıbrıs'a yönelmiş, bizse rotayı İsrail'e kırmıştık. Kıbrıs'ta üç hafta geçirdikten sonra Finike üzerinden Kekova'ya gelmişler. Epeyce sohbet ettik. Denizde kurulan arkadaşlıklar oldukça farklı oluyor. Dünyanın herhangi bir yerinde, bir gün karşılaşabiliyorsunuz. Aynı yaşamı paylaştığınız için de birbirinize anlatacağınız tonlarca şey oluyor. Yarın sanıyorum Üçağız köyüne gidip biraz erzak takviyesi yapacağız. Artık Türkiye'deyiz ya, sebze meyveyi hiç sakınmadan tüketiyoruz. Dolayısıyla birkaç günde bir taze yiyecek alış verişi yapmak gerekiyor. Sonra, hava müsait olursa Kaş'a geçeceğiz. |
|||||














